TANGO ÖYKÜLERİMİZ- 1 "Tangoya Gidiş Yolu"

Yazar Adı: Hülya KIRKLAROĞLU


Çalmadığımız kapıların aslında ardına kadar açık olduğunu bilemediğimiz belki de tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Yaşamak güzel ve derin bir konu, aynı dünyayı paylaşmayı bilebiliyor muyuz, mesele bu.


Dilimizde sıradanlaşan kelime saygı ve saygının olmazsa olmazı insan haklarına ne denli yürekten bağlıyız? Naçizane yazım -aslında hikâyem- sorularla başlıyor olsa da eğlenceli olduğuna dair tüyo vermek isterim. Her birinizi en kalbi sevgilerimle selamlayarak başlıyorum. Herkesin şahsına münhasır bir hikâyesi var elbette, ne zaman ki birinin hikâyesini alır elimize okuruz, o zaman yazıda bizi de anlatan anların olduğunu görürüz.


“Geçmişi yazmakla geçmiş dize gelmese de gelecek şekillenir.” ve “Yaşamak eşittir cesaret.” diye düşünüyorum. Yaşamak eşittir cesaret.


Sadece ülkemizde değil tüm dünyada. Tek başına, kadın olarak yaşamak oldukça güç. Hele bir de boşanmış bir kadınsanız... Bir de istirham ederim, beni düşünün, “Başı kapalı bir kadın yaşamak istiyor." “Yakınları çevre ve mahalle baskısı” diye adlandırılan şey sonra türlü türlü zincirler, prangalar!


Denizde misina gibi ayağına dolanmaya görsün birini açıyorsun, birine dolanıyorsun, özgürlüğüne kast edilince vuruyor bıçağı toptan kurtuluyorsun. Üstüne üstlük neşeli biriysen sürekli bakışlar altında “Biri seni gözetliyor.” hep. Ötekileştirilmenin yanlışını, ayıbını, ilkelliğini sürekli vurgulayan, çoğu zaman bunu yaşamaya maruz bırakılan biri olarak naçizane şiir ve yazılarımda hep yazdım ve “Elimden gelen bu.” deyip ömrüm oldukça yazacağım.


“Ben kimim?”


Kimlikli biriyim elbette herkes gibi fakat herkesleşmemiş, evetleri ön planda, halihazırda hayırları da olan… İç dünyasının keşfi tamamlanmamış biriyim. Anneannem şapkalı hanımefendi, babaannem çarşaflı hanımefendi, ben ortaya karışık bir kadın…


Her zaman ileri görüşlü, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e aşkla bağlı insanım. Öyle yetiştirildim. Üç evladım var onlar da Atatürk aşkıyla büyüdü. Normal olan, olması gereken şey de budur zaten. Başı kapalı olmakla beraber modern düşünceye sahibim.



Zaten yaşadığım hayat az çok malumunuz olduğu üzere bahsini yapacağım çok yeni olmama rağmen. İstanbul Tango ailesinde olmam da bunu en güzel şekilde gösteriyor ve İstanbul Tango ailesinin bir ferdi olarak da kabul ediyorum kendimi...


Gururlu ve çok mutluyum. İnsan denilen koca bir evren elbette... Dünyaları keşfediyor merak ediyoruz da ya kendimiz ya iç âlemimiz? Duygu ve düşünce dünyamız?

Hayatımdaki en önemli şeylerin başında kendimi merak etmek gelmiştir hep. Gezegenlerin durmadan döndüğü Cosmos'ta biz insanlar kendimiz için neler yapıp başarmış, başarabilmişiz?


Aslına bakarsanız çok lüks bir şeye de gerek yok. Hakkımız olan "Yaşamayı başarabilelim yeter." Günün birinde kapıların açılacağı kalbimin ve tutkuların “Gir içeri!” diyeceği keşif günlerimi hep sabırla bekledim. Hayat gailesiyle insan kendini erteleyebiliyor maalesef. Hani derler ya “İnsanın kendine yaptığı kötülüğü başkaları yapamaz.” onun gibi. Erteledik hep bir şeyler, en başta kendimizi…


Gelenek ve göreneklerine bağlı üstüne üstlük Erzurumlu bir ailenin kızı bir de anne iseniz işiniz çok zor. Lakin bir an geliyor, herkesi de susturabiliyor, onlara “Dur!” da diyebiliyormuş insan. Bunu başarabiliyor. Mesela, mutsuz bir evliliği "kaderim bu şuursuzluğundan arınıp" kabullenmek yerine, “yaşamak zorunda olmadığını” da fark edebiliyor insan. Sesine, kulaklarını tıkadığı hayatına yetişebiliyormuş insan.

Çocukluğumdan beri çalıştım çok şükür fakat her iş dönüşü gökyüzüne bakıyor, dışarıyı seyrediyor, insanları gözlemliyordum. “Hayat böyle bir şey demek değil.” Bir kadın için "yaşamak" sadece çalışmak, para kazanmak, insan dünyaya getirip büyütmek, ev temizliği ve günlere gitmekten ibaret değil, diye çoğu günler içsel bir çatışma ile evime dönüyordum.


Sorumluluklarım tamam da ya kendime olan sorumlu olduğum dünyam ya benim istek ve arzularım? Fakat “Ben ne istiyordum?” öyle bir hayat telaşı ki ne istediğimi ben bile durup dinleyip bilemiyordum. Bildiğim bir şey vardı ama. Yaşadığım hayatla yaşamak istediğim, hakkım olan hayatın yolları birbirine dünyalar kadar aykırı ve bir o kadar da uzak…


Başım kapalı diye dünyevi çoğu güzelliklerin kapısı birileri tarafından bize sorulmadan kapatılmış, yapacağımız tek şey kendimiz için hiç bir şeydi! Fakat gariptir ki bize kapıları dış dünyaya kapatan kişiler, kendilerini dünyanın yeniliklerine açmış yaşamakta… Bize "hayır" dedikleri şeyleri kendileri toplumsal ataerkil düşünce durumunun perde arkasına sığınarak yaşıyorlar! Aslında yazacak, haykıracak “hayır” diyecek o kadar çok şey var ki… Ama çok uzun bir yazı olmasın ve sabrınızı zorlamaktan çekindiğim için atlayarak yazıyorum.



Yüzmesi Gereklidir Raporu

İnsan büyük bir evren, hastalık sağlık bizler için. Yıllar evvel belimin ağrısından duramadığım bir gün, bir hekimin muayene odasına yaklaşacak, elim kapısının kulpuyla buluşacak ve o ardına kadar açık oda beni sevgiyle kucaklayacak onlarca kapının ilkiydi. Doktor bey, görüşme ve muayene sonrası bel ağrımın minimuma inmesi için sırt üstü yüzmemi tavsiye etti, birkaç egzersiz ve elime “Yüzmesi gereklidir.” diye raporu tutuşturup beni selametle uğurladı. 44 yaşıma kadar deniz suyu ayak dizimi bir santim dahi geçmemiş bir insandım nasıl yüzebilirdim?

Hekim önerisi, elimde rapor mecburen evime en yakın spor merkezine kayıt oldum, sıram geldi. 50 metre eninde 3 metre derinlikte havuzu görünce adeta gözlerim yuvasından çıktı. Oysaki uçsuz bucaksız denizi kumsaldan görünce o hisse kapılmıyor aynı insan. Grup dersiyle başladık, suya girmeden açma germe egzersizleri, ardından duş, akabinde havuza ilk giriş. Yüreğim çıktı yerinden, havuz kenarına bir vatoz gibi vakumlayarak yapıştım. Bir hocam vardı, inanılmaz lisanı halinde cesaretin tüm alfabesi ona bakınca rahatlıyor güven duyuyordum.


Başladık havuz kenarında ayak vuruşuna, iki derste ayak vuruşumu tamamlayıp havuza inmeyi başarabildim. Akabinde yan nefes kol çekişi derken 4 ayda 25 metre yüzebilmiştim. İnanılmaz büyük bir mutluluk yaşıyordum. Okula giden öğrenciler gibiydim. Grupça ders görüyor, haftada sadece iki gün havuza girebiliyorduk. Daha iyisini yapabilirim deyip ücretli havuza da kaydımı yaptım, çok çalışıyor 25 metre gidiyor dönüyor bugünkü bilgimle 25'lik setler yapıyordum.


Hedefim 50 metreyi hiç durmadan havuz kenarı tutmadan gidebilmekti... Ne yapabilirim, diye çözüm düşündüm. Müzik dinlemekten büyük keyif alırım. Suda çalışan mp3 aldım, yerli yabancı, hareketli, şarkılar yükledim. Müzik dinleyerek su korkumu hafiflettim. Benim 25 metre bir gün 30 metreye çıktı fakat geri dönüyordum 50 metreye gözümü dikmiştim. 30 oldu 40 /45 metre derken 50’yi başarmış, soluk soluğa kalmış sevinç çığlığımı basmıştım. Aylar süren gayretim Ayça Hoca’mın gözünden kaçmamıştı. Onun gözünü üzerimde gibi hissetmek, havada şakırdayan kırbaç etkisi gibi geliyordu. “Ayça Hoca’m başardım durmadan bir uçtan bir uca gidebildim.” dedim o da çok mutlu oldu.


Bir gün havuza çivileme atlarken bel fıtığım patladı ameliyata alındım. Aylar sonra havuza dönmüştüm, yavaş yavaş yüzmeye kaldığım yerden devam ediyordum. Gayretimin en önemli şahitlerinden biridir Ayça Hoca’m... Eve gelince mayomu asar asmaz, yüzme videoları izliyor, zihnime kazıyordum lakin suya girince tüm teknik bilgiler unutuluyordu, “Olsun.” dedim “Hepsini yavaş yavaş yapabilirim.” diye kendi elimden kendim tutuyordum. 50 metrem 80'e 90'a derken 150 /500/800/ günün birinde hiç durmadan 1 saatte 1500'e çıktı. Çok mutluydum 1 saatte 1500 metre yüzüyordum!

Bir gün “Büyük İstanbul Maratonu” vardı Anadolu yakasından Avrupa Yakası’na koşucular koşacak. Biz halk da yürüyerek, güzel ve keyifli bir gün katacaktık ömrümüze. Ben de maratona Ayfer ablam ve ailesiyle katıldım. Harikulade bir ortamdı, ilk defa katılmıştım. Güneş tüm güzelliğiyle İstanbul'a bir kez daha gülümsüyor. İstanbulseverleri bir kez daha kendine hayran bırakıyordu. Boğaz Köprüsü üzerine gelince denize vuran güneşin parıltısı ile raks eden martılar bata çıka rızk arayan karabatakları köprüden görmek büyük heyecan veriyordu ve bir de İstanbul'a köprüden yürüyerek bakmak… İstanbul'un tam anlamıyla İstanbul tadıydı.



İnsanların bir kısmı bizim gibi spor giyinmiş. Kimi yanında getirdiği erzakları yere örtü sererek ayağını altına alarak yemeye çoktan başlamış kimi küçük yaşta kızların evliliğinin yanlışını vurgulamak için gelinlik giymiş ve bir tarafta da takdire şayan elinde pankartlı beyler…


Kimi Eshab-ı Kehf gibi giyinmiş ayağında deri sandaletli insanlar… Fotoğraf üstüne fotoğraf çekilen anlar… Coşkulu, grupla söylenen şarkılar. Bir an bir his beni dürtükledi ve aşağı bakarak:

-Ayfer abla, dedim. Ayfer abla insanlar kıtalar arası yüzme yarışı diye köprünün altından yüzüyor, İbrahim abi izin versen de kızın Meltem ile ben de katılsam, dedim, güldü. Boğaz’a bakarak “Olmaz.” dedi.


Bendeki cesarete bakar mısınız? Havuzda 1500 metre yüzüyorum, akıntı ile birlikte 6.5 km olduğu söylenen boğazda yüzmek gibi bir arzu. Eve gelene kadar bu düşünce ruhumu eline geçirmiş. Eve gelince doğrudan interneti açıp kıtalar arası yüzme yarış kaydına baktım. Sora kaydımı yaptım. Günler sonra telefonuma bir mesaj geldi. Ütü yapıyordum, öylesine bir mesaj olarak göz attım. Fakat sıradan bir mesaj değildi. Bir kapı daha açılmak üzereymiş meğer. “Sayın yüzücü beldemizde ilki düzenlenecek olan ‘Caretta carettalarla yüzüyoruz.’ yarışına sizleri de bekliyoruz.” diyordu mesaj.


Ütünün fişini çektim. “Ben yüzücü değilim ki hiç yarışmamıştım, benden nasıl haberdar olabilirler?” diye düşündüm. Araştırdım, kıtalar arası yüzme yarışına başvuran herkese gönderilmiş bu mesaj. Beni de yüzücü zannetmişlerdi. “Olsun, Boğaz yarışı ve elemesi öncesinde tecrübem olur.”, dedim ve ona da kaydoldum.



Dalyan Caretta Carettalarla Yüzüyoruz Yarışına Gidiyorum


Yarıştan bahsettiğim zaman çocuklarım benim adıma endişe duyarak “Anne başın kapalı rahat edebilecek misin?” diyerek tedirgin oldular doğal olarak. “Merak etmeyin.” deyip her şeyi göze alarak çıktım yola. Dalyan’a yarıştan bir gün önce gitmiş, çantamı çipimi almış, ayak bileğime nasıl bağlayacağım, provası yapıyordum. Bu sırada iki yarışçı hanımefendi ile tanışmıştım. Hepimiz heyecanlıydık. Ne hissettiğimi inanın bilmiyordum.



Ertesi sabah yarış günü wetsuit mayomu giymiş güneşin altında kavrulmuştum. Slip mayolu bir bey yanıma gelip “Yazık sana bununla nasıl yüzeceksin?” demişti. “Ben kapalıyım o yüzden böyle tercih ettim.” Dedim. “Boşver kapalılığı, mayo giy, yüz, kim bakacak sana burada?” dedi gülerek.


Ter üstüne ter döküyor güneşin terletmesi mayonun sıkması farklı bir ortamda heyecanlı olmanın verdiği ruh ve fiziksel değişimler sonucu vücudum su kaybediyordu yere oturdum dua ettim. Yedi Ayetel Kürsi, Kunut duaları okudum. Sonuçta ait olmadığımız bir dünyaya ilk kez girecek, ömrümde ilk kez denizde yüzecektim.

Katıldığım İlk yarışta mayom şık olmakla birlikte başımın kapalı olduğunu duyan bazı kişiler orada olmamdan büyük rahatsızlık duymuş. Kimseyi tanımadığım için tek başıma bir kenarda sıcak kumlara oturmuştum. Kimse beni tanımıyor, ben de kimseyi tanımıyordum. Sadece gülümsüyordum herkese, her şeye ve hayata…



Yarışmaya oldukça büyük katılım vardı. Hakemler tarafından kontrol ve numaralandırma başlamış, nisan ayı su soğuk düşüncesi ile bir kaç kişi daha wetsuit mayo giymişti. Onları sorgulamayan bir kısım insanlara nedense benim giydiğim wetsuit mayo rahatsızlık vermişti! Halbuki hakkım olanı yaşamak benim de hakkımdı.


Şimdilerde Amerika'da çığır açmış şekilde yaşanan ırkçılık olaylarını ben çok yaşadım. Bazı kesimler tarafından ülkemin zencisi görüldüm çoğu, diğer tarafta sözümona görünürde mutaassıp olan insanlar tarafından sırf kırmızı eşarp taktığım, renkli giyindiğim için cehenneme biletim çok kereler kesilmişti.


Benimle alıp veremedikleri neydi? Kılık kıyafete karışmak kimin haddine! Bu ne cüret! Renkli giyindiğim için kimi kapalı kesim tarafından ağır eleştiriye maruz kalmış, sırf başörtülüyüm diye sanki Atatürk düşmanıymışım gibi gözle bakılmıştı çoğu zaman. Anlayacağınız iki arada bir derede kalmak benimkisi.


Aşkın Tarifi

Hiç âşık olmadım bilmiyorum nasıl bir duygu fakat aşkın tarifini yüzmekten aldığım haz ile tarif edebilirim. Bunu iyi biliyorum. Sevecen insanlar yüzüme bakıyor, ben onlara tebessüm ettikçe onlar da gülümsüyor. Akabinde merhabalar, tokalaşmalar… Temeli atılan arkadaşlıklar, ileriye dönük dostluklar…


Ve hakemler parkuru anlatıyor, “Aman Allah'ım!” 2140 metre yüzülecek, iyi de ben havuz saatleri içerisinde en fazla 1500 metre yüzmüş, hiç deneyimi olmayan biriydim.

Likya İztuzu Plajı’nda Delikadan’ın etrafı dönülecek. Tabii millet profesyonel, benim ilk yarışım ve çocuklarıma “Yarışa gideceğim.” dediğim anda yüzlerindeki korku ve çok başka bir dünyaya doğru seyahate yelken açmış olduğum düşüncesi bir beyin hücrelerime, koruma adı altında saldırıya geçmişti. “Nasıl istersen anne.” diyerek ama ile başlayan cümlelerinin şimdi ne yeri ne de zamanıydı ama bilinçaltım da devreye girmişti “Burada ne işin var, bak…”

Ayşe Evde Zeytinyağlı Sarma Yapıyor

“Ali’ye ıspanaklı börek, ya sen ne yapıyorsun burada?” düşünceleri beynimi kemirmeye başlamıştı çoktan, durup sadece düşünceleri izledim. İtibar etmeyince hepsi geldikleri yere gittiler.


Geri sayım ve yarış başladı 20 metre serbest yüzdükten sonra sırtüstüne dönerek tüm parkuru arada yönüme bakarak yüzüyordum. Herkesin soluna gelen Delikadan’ın deliği benim sağıma, hakemlerin “Dubalar solunuza gelecek.” dediği dubalar sağıma gelmişti. Masmavi gökyüzünü seyrediyor uzanarak kulaç atıyordum. Bir ara tekne geldi yanıma hakemler seslendi, kulaklarımda hem tıkaç hem de bant olduğu için ne dediklerini duymuyordum. Gülümsüyorlar bir şeyler diyorlardı. Buğulanan deniz gözlüğümden bir şey seçemiyor, hakemlere el sallıyordum. “Drone ile video kaydı da tepemizde geziyor galiba.” diyor, kulaç üstüne kulaç atıyordum.


Bir baktım hakemler motoru çalıştırıp bir daha yanıma gelip yaklaştılar durdum gözlüğümü düzeltip dikkatle dinledim, “Adayı geçtin geri dön.” dediler. Eyvah, dedim! Kurallar ile ilgili bilgi ve tecrübeye de sahip değildim. Hakemler uyardı, “Ya kızım kesin diskalifiye oldun.” diye düşünüyordum. Keyfim kaçmıştı, adayı döndüm, sırtüstü yüzdüğüm için su yüzeyini görebiliyordum. “Herkes bitirdi, ben mi kaldım?” derken bir baktım onlarca kulaç bana doğru geliyor. Çok şükür yarış devam ediyordu, keyfim yerine gelmişti. Derken büyük olanca gücüyle savrulan sert bir kulacı kalbimin tam ortasına yedim. Onlar serbest bir tek ben sırt üstü yüzüyordum…


Öyle böyle inanılmaz keyifli bir yarış bitmiş ve ben hayatımın ilk yarışında bayanlar yaş grubunda en iyi süreyi yapmış. 2140 metrede 43.30 sn. ile suya ismimi yazmış, “Master Yüzücü” unvanını almıştım. Kürsüye çıkmış, yarış zamanı tanıştığım arkadaşların alkışına teveccühüne mazhar olmuş ve ne yazık ki bir kısım sığ düşünceye sahip bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan kişilerin de “Allah belanı versin, başı kapalı bir de birinci olmuş.” deyişini kürsüden inince sohbet arasında yeni tanıştığım sporcu arkadaşımdan duymuştum. Başı ve mayosu kapalı bir kadının yüzme sporu gibi bir sporda birinci olması kadar zor bir olayı başarıyla bitirmiş olmamın mutluluğuna hiç gölge düşürmek istemedim. “Olur öyle şeyler arkadaşım.” dedim. O gün bugün olmuş o cümleyi hala unutamamışım.


Madalyamı elime alıp kurdelesinden tutarak ve havuzun üç kenarını sevinçle turlayarak Ayça Hoca’ma gittim, “Sizin emeğiniz ve beni görmeniz sayesinde başardım hocam.” dedim. Hiç beklemediği bir şeydi, büyük şaşkınlık yaşayarak beni sevgiyle kucakladı ve ekledi. “Büyük başarı Hülya tebrik ederim.”


O gün bugündür hala sıcak ve soğuk masmavi denizdeyim. Avrupa Yakası’ndan 21.00’de başlayan antrenmanımız için Ataşehir'e geçiyor, gecenin 00.30’unda evime geliyorum. Kışın Suadiye sahilinde Suadiyebükü diye adlandırdığımız yerde soğuk suda arkadaşlarımla yüzüyor büyük emek veriyorum. Sadece yüzmekle kalmayıp antrenman için gittiğim sahillerde gücüm nispetinde deniz temizliği de yapıyorum. “Buyurun, aşkın benim makamımdaki tarifi budur.”




Tango Zamanı

Yüzüyor yüzüyordum, kurulan arkadaşlıklar gün be gün artarak devam ediyordu. Yüzüyorum ama hayatımda bir şey eksik… Aynı parkurlar farklı yıllar harika ortam ama... İçimdeki keşifte yemek tüm malzemeleri ile tamam "İyotlu tuz" da tamam. Son bir dokunuş eksik, zeytinyağlı yemeğe atılan iki küp şekerin lezzete yön verişi gibi bir şey…


İki yıl evvel YouTube’ da karşıma çıkan Santa Maria dansına rastlayana kadar tangoyu zaten seviyor ama nasıl nerede? “Başım kapalı olmakla birlikte olabilmesi olasılıklar dahilinde miydi?”


Sürekli bu dansı izliyordum. Sonunda bir gün “Buldum işte hayatımdaki eksik puzzle parçası bu.” dedim. “Hadi canım olur mu olur…”


“Yüzmede başarı sağladım ama tangoda eğitim sürecinde beni nasıl karşılarlar? Bir de partnerli dans… Ya öğretmenler?” sürekli bunun muhasebesini tutuyordum. Yüzmeden iki arkadaşıma tangoya başlamak istediğimi söyledim. “Seni grupça kınarız Hülya”, dedi biri. Bir diğeri yüzünü ekşitti. Halbuki spor, yüzme, bisiklet, koşu, triatlon iyi, konu dansa gelince kınamak neden!


Bir söz vardır hani "Eşyaları ait olduğu yere insanları layık olduğu yere koyun." Ben de öyle yaptım. Facebook'ta içime sinen bir reklam ve Işıl Hocam’la sıcacık, sevgi dolu telefon konuşmasından sonra o hafta dersi izlemeye gittim. Işıl ve Aras Hoca’mı görünce içimi huzur kapladı. Işıl Hoca’ma, “Derse katılabilir miyim?”, diye sordum. Olumlu cevap alınca Işıl Hoca’mla yürüme tekniklerine başladık.



Öylesine mutluydum ki… "Kesinlikle buraya aittim." ve beni başıkapalı gören biri ikinci bir kez yüzünü çevirip yadırgayan bakışlarla beni yargılamıyor. Muhteşem hocalarım ve siz birbirinden kıymetli arkadaşlarım… Hayatımın keşif süreci sizlerle anlam bulan, sevgi dolu güzel hikayemin en güzide yerinde sizlerle masalsı tango hikayemizi yazmaya başlıyoruz.

Sevgiyle kalın.

Tanıtılan Yazılar
Son Paylaşımlar
Arşiv
Etiketlere Göre Ara
Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square

Hakkımızda

istanbulTANGO

Bize Ulaşın

istanbulTANGO’nun kurulduğu günden bu yana tangoyu gönülden seven bu uğurda en iyisini yapmayı kendine hedef seçen bir kadrosu vardır. Eğitmenleri uluslararası arenada saygı gören, seminerleri ve gösterileri için devamlı davetler alan tecrübeli isimlerdir. Tamamen Tango için tasarlanmış Taksim, Kızıltoprak, Mecidiyeköy ve Bakırköy'de toplam 10 adet derslik ile sadece Arjantin Tango dalında eğitim yapan kurumlar arasında Türkiye ve Avrupa da benzersizdir.  Başlangıç seviyeden itibaren planlı uygulanan müfredatı, doğru seviye belirleme ve uygun eğitime yönlendirme, yeni sezon itibari ile  uzman eğitmenler eşliğinde pratikler, Kadın ve Erkek tekniği çalışmaları, Buenos Aires’den konuk eğitmenler, teorik dersler ve özel çalışmalar ile kendinizi Tango dolu bir Cennette bulacaksınız. Unutmayın sonradan degil ilk baştan doğru adresle başlayın, vakit kaybetmeyin.

istanbulTANGO-Taksim(333)

Sıraselviler Caddesi No:33/3 Taksim  Beyoğlu-İSTANBUL

DERSLER

TANGO

GİZLİLİK SÖZLEŞMESİ

Itri Dede Sok. No:1 Kat:6 Kızıltoprak Kadıköy/İSTANBUL

istanbulTANGO-Kızıltoprak(otra)

SIK SORULAN SORULAR

Avni Dilligil Cad. No.6 Köroğlu İş Merkezi D:4 Mecidiyeköy

Şişli / İSTANBUL

istanbulTANGO-Mecidiyeköy

istanbulTANGO-Bakırköy

Zeytinlik Mahallesi Halkçı Sokak Yavuz İş Hanı no. 30

Bakırköy / İSTANBUL

esdanslogo.png
tangoto.jpg
bodrum.jpg
pasted image 199x79.jpg